Fenni Sünnetçi Sunullah’a Dişli Rakip!

20 Ekim 2008 Pazartesi by Adv-Man


80’li ve 90’lı yılların vazgeçilmez ismi, açıkhava reklamcılığında farklı bir marka algısı yaratan nadide mihenk taşı ve her şeye rağmen şehir efsanesi ötesine geçememiş ünlü sünnetçi Sunullah Canyakmaz; reklam çalışmalarını yaratıcı bir ajansa devretmiş akabinde yapılan işler doğrultusunda medya araştırması yaptırmış çok dişli bir rakiple, İsmet Dural ile karşı karşıya :)

Tabi yıllarını bu mesleğe adamış, fikir bazında ilkleri gerçekleştirmiş, mali sıkıntı ve dönemin imkansızlıklarından dolayı çöp kutusu, direk ve trafoların ötesinde üst bir mecraya geçiş yapamamış, ismini korkarak, görüntüsünü ise psikopat bir kasap olarak düşlediğimiz sünnetçi Sunullah, her ne kadar kendisini unuttursa da, ismini bir marka idolü haline getirmesiyle kalbimizdeki yerini kimseye kaptıramaz. Rakipleri de bu gerçeğin farkındalar ki daha iddialı olmak ve birazda günümüzün mecra çeşitliliğini fırsat belleyerek dikkat çekmenin ötesinde gerçekten eğlenceli konseptlerle yaratıcı fikrin hakkını verecek işlere imza atıyorlar.
İsmet Dural adlı sünnetçimizin hem mesleğini hem de işleyiş şeklini esprili bir tasarımla sunması buna örnek olarak gösterilebilir.

Gerçekleştirilen çalışmanın tasarım aşamasında çok dikkat çekici olduğunu söyleyebiliriz. Klasik kupon sisteminin, çizilen ilistrasyon ile mesleğin ana fikrini anlatabilmesi gerçekten çok leziz olmuş. Hedef kitlenin dışında reklamı gören herkesin yaşadığı deneyim, kişinin bir senaryonun içerisinde yer almasını, çalışmanın ise çok boyutlu olmasını sağlamıştır. Fark etmek, kavramak, eğlenmek, ve markayı sahiplenmek çalışmanın güzergahı haline gelmiştir. Kartın, cüzdana konulan aşamaya kadar bile tek başına kendini anlatabilen bir senaryoyu canlandırabilmesi tasarımın adeta başarısı olmuştur. Özellikle bu tür mesleklerde güven ifşa edebilmek adına yapılan açıklama bombardımanlarına ihtiyaç duyulmaması, bence özgüvenin bir işareti olarak da ilginç bir psikoloji yaratmıştır. Tipografik olarak gerçekten hoş bir tasarıma sahip olan çalışma, kendine has senarize bir boyut yaratması ile gereksiz açıklamaların yapılmasına mani olmuş, hatta kartı alma noktasındaki basitliği ile algıda sünnetin bu kadar kolay bir işlem olduğuna inceden dokundurmuştur.

Açıkçası artık Sunullah Bey’in mecra seçimlerini çöp kutularından çıkararak sahalara tekrar geri dönmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabi emekli olmadıysa :)

Filed under having 0 yorum  

Çok Bizden!

15 Ekim 2008 Çarşamba by Adv-Man


12 Nisan 2008 günü sevdiklerimin arasında beni askere uğurlayan bir şeyin daha olduğunu anladım. Hayatımın üniversite dahil 9 senesini beraber geçirdiğim, kimi zaman deli gibi sevdiğim kimi zaman ise dış etkenlerden dolayı kavga edip darıldığım, ama her defasında birbirimizin gönlünü alma konusunda hiç tereddüt etmediğim, zaman, zaman nazlanmasını, an gelip bana sürpriz yaparcasına zihnimi açarak kendini bana karşı ateşlemesini, sabahlara kadar beraber ofis koltuklarında uyuklayarak geçirdiğimiz romantik anları, cebimde beş kuruş kalmasa da ona karşı hissettiğim tutkunun verdiği güçle yollara düştüğüm, aşırı kıskandığım, gereksiz yere ona ulaşmaya çalışanlara kıl olduğum, mesleki sevgilim (kız arkadaştan laf yememek için korku ile harmanlanmış yeni bir terim) “Reklam” ı anımsadım.

Askerliğin ilk günleri yokluğu biraz acı veriyordu. Görsel yok, görüntü yok, müzik yok, slogan yok, başlık yok. İmkanları zorlasanız da kumandaya ulaşamamanız, 60 kişiye “ya bir reklamlara baksaydık” bare diyememeniz ve akabinde şimdi durduk yere “arkadaş deli galiba” damgası şeklinde tabip teğmene yaka paça götürülmemeniz için bu durumu bir şekilde kabulleniyorduk. Gazeteyi hiç sormayın, zaten hatun resmi bol olanların dışındaki diğerleri size gelene kadar parçık, pinçik olup cam silmenin ötesine geçemiyorlardı. İşte bu ayrılık döneminde nasıl olduysa halkın çoktan kahramanı olmuş sarı çizmeli Mehmet Ağa ile karşılaştık. Tam “dur kardeş değiştirme diyecekken” ilginç bir şekilde ahalinin reklamı izlemeye koyulduğunu gördüm. O an ayrılığımızın sürpriz bir biçimde sonlanmasına mı, uzun bir aradan sonra böyle etkili bir reklamla karşılaştığıma mı, yoksa potansiyel hedef kitlenin reklamı keyifle ve ilgiyle izlemesine şahit olmama mı sevineyim bilemedim. İlk defa bu kadar geniş bir toplulukla canlı, canlı reklamı değerlendirme tecrübesi yaşadım ve işin en ilginç yanı Sarı Çizmeli Mehmet Ağa, artık askeri gazinoda bir fenomen, bir abi, bir reis, bir delikanlı olarak anılıyor ve saygı görüyordu. :)

İzlenimlerime göre ilk ana düşüncemin “çok bizden biri” olduğuydu.

Kahramanımızın konumundan, toplumun kemikleşmiş sorununa, alacakların davranışından, mutlu sonda kazanılan gurur ve rahatlamanın verdiği hafifliğe kadar senaryonun her anı anne ve babalarımız zamanından beri süregelen borçlanma olgusuna bir “dejavu” yaşatıyordu. Her ne hikmetse bu “dejavu” hala sonlanmadı.

Neyse, bahsettiğimiz bu uzun süreli ve daimi gözüken sorunun canlandırılması, durumun en çok senarize edildiği Yeşilçam dünyasında, bir Kemal Sunal klasiğini andırıyor, prodüksiyon tekniği ile bu tada daha da çok yakınlaşıyordu.
Türk insanı Yeşilçam’ın sürekli maddi sorunlarla boğuşan, sevgilisini zengin futbolculara kaptıran, kavanozdan iki zeytin fazla aldı diye peder bey’den şamar yiyen, bütün esnafın alacak defterinde en üst sırada yer alan kahramanına saygı duymuş, onu her zaman kendine daha yakın görmüştür. Senaryo bazında oluşturulan reklamında hafif bu havayı vermesi gerçekten halkın içinden gelen bir problemin gene halkın içinden gelen bir karakterle bütünleştirilmesiyle izlenme oranını yüksek tutuyor. Prodüksiyonun reklam üzerindeki artısı ise reklam gibi durmamasını sağlamasıdır. Öğrenci arkadaşlarımızın bu hususa ayrı bir önem vermeleri gerektiğini düşünmekteyim, zira reklam kokmayan hareketler izleyiciyi kendine daha çok çekmekte ve izlenebilirlilik oranını daha fazla arttırmaktadır. Tabi buda psikolojik olarak markanın algılarda daha fazla yer edinip, ihtiyaç halinde birden tozlu sinirlerden fırlayıp akla düşmesine neden olmaktadır.

Kullanılan müziğin reklamın ilk parlama noktası olan Sarı Çizmeli Mehmet Ağa bestesinden esinlenerek ortaya çıkartılan yaratıcı bir fikir olduğunu düşünüyorum. Tabi kahramanın farazi bir giyim ile canlandırılması işin esprisini meydana getirmiş. (Son zamanlarda özellikle bayan bot modasında bahçıvan tarzı dediğimiz bu çizmelerin oldukça popüler olduğunu görmeye başladım) Oyunculuk anlamında zaten üstatlarımızın sergilediği ve senaryoya en çok yakışan tiplemeler olarak gösterdikleri performanslar, mükemmel. Söylenen metinlerle beraber senaryo akışında canlandırılan borçları kapama bölümleri, hedef kitleyi ekrana kitleyecek kadar eğlenceli olmuş. Benim ve askeri gazinodaki arkadaşların en favori sahnesi, bakkalın koltuk altına tavla ile paranın sıkıştırılmasıydı. E, bu akıcılıkta ilerleyen senaryonun da bir o kadar eğlenceli bir sonla bitmesi gerekirdi ki buda biraz Moonwalker, hafif breakdance figürleriyle borçlardan kurtulmanın verdiği kibirli gurur ifadesiyle çözümlenmiş. Abartmak gibi olmasın ama bu sahnede gülüp, aynısını yapmaya çalışan adamlara bile şahit oldum :)

Uzun zamandan beri ilk kez bu kadar hedef kitleyi kendine yönlendiren, mesajlarını, durumlar doğrultusunda bu kadar iyi harmanlayıp senarize eden bir banka reklamı görmemiştim. Açıkçası Bonus’un kalıplaşmış reklamlarından sonra Cardfinans’ın renk kattığını söyleyebilirim. (Bonus, bankacılık sisteminin her parçasına rahatlıkla monte edilebilen en büyük ve en uzun soluklu pazarlama kampanyasıdır)

Yalnız bir nokta vardır ki bu ne reklamcıların, ne de biz tüketicilerin suçudur. Maalesef öyle bir dönemde ve öyle ilginç bir ekonomik sistemde yaşıyoruz ki, borcumuzu borçla ödeme noktasına gelmişiz. Mevcut ekonomik politikalar, tüketici bazında, insanların eldeki hazır paritelerinden ödeme yapmalarını imkansızlaştırmış, onun yerine bankaların birer nakit kaynağı olarak algılanarak bitmeyen bir toplumsal borçlanma döngüsüne neden olmuştur. Eskiden maaşlar borçları kapatır, elde avuçta ne varsa onunla geçinilmeye çalışılırdı. Ha bunun üretim ve tüketim bazında talep oranlarına etkisi farklı olabilir, rekabete ve fiyat iyileştirmelerine olumsuz sonuçlar doğurabilirdi. Fakat gel gelelim sürekli borçlanan insanlar zincirinde biriken kredi tutarlarının bir balon gibi şişerek patlama noktasına gelmesi, insanları geleceğine dair DEĞİL, günü yaşamalarına sebebiyet veren acı bir duruma düşmesine sebep olmaktadır. Günümüzde borçlar yeni alınan borçlarla, o borçlarda, eldeki paralarla ve daha sonra gene borçlanmalarla devam etmektedir.

Yani lotoyu vurup faiz yemediğiniz sürece bu çarkın ve bu reklamların ana kahramanı olmaya daha çokkk devam edeceğiz.

Filed under having 0 yorum  

Provokatör Sam Amca!

13 Ekim 2008 Pazartesi by Adv-Man











Kapitalizmin buram, buram yeşerip dallanıp budaklandığı zamanlarda devletin birer savaş neferi olarak parmağını Azrail’in orağı misali uzatarak kendine ölümlü seçen bu şahsiyet, reklam tarihinin yaratmış olduğu en ünlü, en günahkar, en kanlı ve en etkili marka yüzü olmuştur. Aslında o, kendisine verilen görevi en iyi şekilde yerine getirerek milyonlarca insanı “beyaz, buruşmuş kıçının” peşine takarak o kıta senin, bu kıta benim yeterince süründürmüştür. Yalnız gel gelelim duruma provokasyonun ve bunun kitlelere sunumundaki reklamın gücü olarak bakarsak azımsanmayacak kadar geniş bir etki yarattığını söyleyebiliriz. Aslında yayınladığımız örnekleri daha eskilere de götürebiliriz. 1. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğuna karşı, Ortadoğu ve Balkanlar’da yürütülen savaşlarda gerçekleştirilen ve özellikle basın organlarında işlenen karikatüristik propaganda çalışmaları, ittifak kurmaya kararsız ülkelerin yanı sıra orduya gönderilecek insanların üzerinde de inanılmaz bir karar verme süreci yaşatmıştır. Tabi bu işe stratejik açıdan baktığımızda bunda yanlış bir şey göremeyiz. Zira propagandanın bir amacı da, hedefler doğrultusunda salt çoğunluğu elde etmektir. E, bu durumda kullanılan her türlü kitlesel çalışma, en üst yırtıcılıkta ve en damardan olmak üzere oluşturulmaktadır. Çünkü devletler en kısa yoldan, en yargısız ve sualsiz bir biçimde kendi menfaatleri doğrultusunda savaşan bireylere ihtiyaç duymaktadır.

İşte, Propaganda bu ihtiyacı gidermektedir.

Görmüş olduğunuz ilan ve poster çalışmaları 2.Dünya Savaşı (1939-1945 ) zamanında Amerika Birleşik Devletlerinde kullanılan tipik askeri propaganda çalışmalarıdır. Bunların içerisinde en nam salmış olanı tabikide yazımıza girizgah olma şerefini yakalamış Uncle Sam’dir. Edindiğim arşiv içerisinde yaptığım araştırma sonucunda Amerikan halkının savaş boyunca inanılmaz bir mesaj bombardımanına maruz kaldığıdır. Gerçekleştirilen propaganda çalışmalarının toplum içinde birlik yaratma duygusunun canlı tutulmasına, aynı zamanda askeri üretime ayrılan ek güç ihtiyacının karşılanmasında hassasiyetle durduğu gözlemlenebilir. Reklam mesajları açısında kesin bir dil kullanılması ve içeriğin olabildiğince basitleştirilmesi, ilan ve posterlerin hedef kitlesini okumayı bilen her yaştan insan olarak belirlendiğini göstermektedir. En basitinden 3.posterimizdeki propaganda amaçlı vahşileştirilmiş bir Uzakdoğulu askerin durdurulması bile, çocuk kitlenin üzerinde koşullar dahilinde inanılmaz bir psikolojik etki bıraktığı söylenebilir.
Çalışma olarak beni en çok etkileyen iş, en son posterdir. Tipik Amerikan acıtasyonunu içerisinde barındıran çalışma, masum, zavallı sivil halkın üzerine çöken canavar ve onu “çek o pis ellerini zavallı, masum insanların üzerinden” şeklinde destekleyen ve posterin basit ama en etkili görseli olan uzun tırnaklı hilkat garibesi ellerin tehditkar duruşu ile imgelenmesi, ürpertiye ve aktif geri dönüşüm yaratacak korkuya sebebiyet yaratmıştır.

Çalışmaların görsel yönleri, toplumu korkunun baskısıyla etki altına alarak tepkime sürecine yönlendirmek ve her bireyin cephe dışında dahi savaşa ABD tarafından katılımını sağlayarak en basitinden yediği yemeğe, ürettiği sebze meyveye kadar tasarruf ve üretim manyağı olmasını sağlamaya çalışarak görev bilinci edinilmesini sağlamakta. Elimdeki arşivi incelediğimde; ordu içinde işe başlama, ordu içinde görevini en iyi şekilde yerine getirme, savaş toplumundaki bireylerin görev bilinci ve davranışları (ajanlara karşı), Amerikan rüyasının yaşatılması gibi kategorize edilebilecek binlerce çalışma örneği, dönemin reklamcılarının en büyük müşterisinin ordu olduğunu göstermekte. İnternetten yaptığım genel bir araştırmada ise, gerçekleştirilen yüzlerce çalışmanın, ordunun kendi bünyesinde bulundurduğu departmanlar tarafından düzenlendiğini, fakat daha sonraları işin ajans boyutuna geçerek, ordunun brief sunan reklamveren konumunda yer aldığını göstermekte. Zaten şu an bile örneklerine rastlayacağımız çoğu ordu, hem personel edinme hem toplumsal destek yaratma, hem de algılarda yer edindikleri negatif düşünceleri pozitife döndürme açısından sürekli reklam ajanslarıyla beraber dirsek çürütmektedir.

Bence öğrenci arkadaşlarımızın dikkat edeceği nokta; reklamın sadece üretim ve tüketim toplumuna değil, aynı zamanda onu koruyan siyasi ve askeri güce de hizmet ettiği gerçeğini fark etmeleridir.

Filed under having 0 yorum  

Akbank kendi kendinden ibret almalı!

10 Ekim 2008 Cuma by Adv-Man

Hadi biz insanları anladım; doğamız gereği arzu, istek, tutku ve hedeflerimiz doğrultusunda sürekli olarak değişime, farklılığa, kararsızlığa hatta tam anlamıyla dengesizliğe mazur kalabiliyoruz. Peki, bazı markaların bu tutarlı dengesizliği nereden gelmektedir?
Hayır, onlarında hedeflediği karlar, hedef kitleler, cirolar var ama en nihayetinde bunlar insani duyguların dışındadır. Hatta biraz daha açarsak yapabilecekleri DENGESİZLİKLER onlara ciddi bir biçimde pahalıya patlayabilir de.
Şimdi diyeceksiniz ki, “Akbank’ın şu ana kadar izlediğim en iyi reklamı; güzel senaryo, kaliteli prodüksiyon, eğlenceli müzik, uyumlu slogan”.

E,bende onu diyorum ya!
Size aynen virgülüne kadar katılıyorum ve üstüne diyorum ki; madem yaratıcılık aşamasında farklı bir işe imza atıp, bunu her parçasıyla uyumlu hale getirebiliyorsunuz, o zaman neden, neden geçen yıllarda yayınladığınız kurumsal ve sigorta reklamlarınızda sürekli bir esinlenme halindeydiniz?

Bakın, demek ki ne markanın nede ajansın böyle bir imaja ihtiyacı varmış. Şurası bir gerçektir ki, dışarıdaki insan bizim bildiklerimizi bilmiyor; ona göre yapılan çalışmaların hepsi ilgi çekiciydi ve mütemadiyen bu reklamlar sayesinde bankacılık sektöründe Bonus’dan sonra en çok konuşulan ve tercih edilen banka olma hedefi de yakalanmış olabilir, ama gene de kendi sektörümüz açısından baktığımız da rahatsız edici bir tahta kıymığın olduğu da bir gerçek.
Her zaman kötü olan şey akılda daha kalıcı bir yer edindiğinden markalarında bu konuda daha hassas davranması gerekliliğine inanıyorum. Şu an bile durup yoksa buda diğerleri gibimidir diye ister istemez kendi kendime eyyam yapıyorum.
Neyse
Çalışmanın genel olarak içeriğine baktığımızda, İstanbul’da gerçekleştirilen ve artık Jazz müziğiyle klasikleşmiş bir hale gelmiş, kurumsal halkla ilişkiler bakımından hem gösterdiği istikrar hem de topladığı kitlelere enfes müzik ziyafeti sağlayan Akbank markasının şehir ile bütünleşmiş festivalinin, şehir tarafından da artık KABULLENİLDİĞİNİ anlatan akıllıca bir senaryoyu görebiliriz. Şehrin kendi özüne ait caddelerinin, yol çizgilerinin, elektrik hatlarının, apartman bacalarının Jazz melodileri ile uyumlu bir beraberlik göstermesi artık İstanbul’unda Akbank Jazz Festivali ile şen bir beraberlik içine girdiğini anlayabiliriz. Açıkçası bu tür kurumsal halkla ilişkiler projelerinde reklam bazında en etkili ve en hedef kitlesine ulaşan markanın Akbank olduğuna inanıyorum. Zira önceki festival çalışmaları da kendinden oldukça bahsetmiştir. Öğrenci arkadaşlarımızın buradan çıkaracağı en güzel ipucu, istikrarlı bir kurumsal pr projesinin, kitleler üzerinde bıraktığı etkinin pozitif yönde, tanıtım açısından da yaratıcı ve bir o kadar izlenebilirliği fazla çalışmalara itici güç olabildiğini fark etmeleridir. Marka ile uyumlu, tanıtımı senaryo akışındaki yaratıcılıkla güçlü bir proje hiçbir zaman eli boş DÖNMEZ.
Reklam içerisinde geçen sahnelerin, müzik ile gerçekleştirdikleri uyum, tam anlamıyla bütünü izletebilen özelliğe sahip. Prodüksiyon açısından az fakat öz, temiz bir iş yapıldığı da görülebilir.


18.Akbank Jazz Festivali reklamının her basamağıyla başarılı bir çalışma olduğunu düşünüyor ve ekliyorum; ya kendi kendinizi örnek gösterin ya da ibret alın !!!!

Filed under having 0 yorum  

Tık, Tık, Tık! Hayat; Geri Döndüm!

9 Ekim 2008 Perşembe by Adv-Man


Hani reenkarnasyon olarak adlandırılan efsanevi bir fizik, ruh hatta din ötesi bir hayat üstü durum vardır ya, sanırım biz bu tecrübeyi zaten baş edilen hayatlarımızda sıkça değişik bir versiyonuyla sürekli yaşamaktayız. İlginç gelebilir ama biz insanlar sürekli olarak farklı kimliklere, farklı meslek ve gruplara hatta toplum ve ülkelere bir şekilde kanalize oldukça bu terimi fazlasıyla ve en derininden canlı hayatımızda yaşamaya başladık. Düşünün, lüksümüze bakın ki bunun için ölmemiz gerekmiyor. Açık konuşmak gerekirse hayatımız içinde yaşadığımız uzun veya kısa vadede gerçekleştirdiğimiz sorumlulukların, bize farklı yaşamları, hayat tecrübelerini, renkleri, acıları hatta ve hatta kişilik olarak yeni bir psikoloji, yeni bir karakter, yeni bir mantık dahilinde tekrar programlanabilme durumunu yaşatması bir nevi reenkarnasyon’un aslında hayatın içinde olduğunu ve yaşandığını bize açıklıkla gösteriyor.
Tabi bunun içinde hayatlarımızın teknoloji vasıtasıyla her şeyi kısmen olarak elde edebilme gücüne de bağlayabiliriz. Ya da daha da kolaylaştırabildiğine.

Evet, arkadaşlar bence biz insanlar kendi istek, arzu, ihtiras duygularımızın yanı sıra sosyal ve toplumsal sorumlulukların bizlere kazandırdığı yenilikleri veya yeni yaşam durumlarının birer reenkarnasyonunu yaşıyoruz. Benim için askerlik tam olarak böyle bir kavramdı. Ve şunu anladım ki biz bunu askerlik vb toplumsal sorumlulukların dışında her daim yaşıyorduk. Bir meslek değişimi, yeni bir sosyal grup, farklı bir cemiyet, uzak bir kıtada başlanılan hayat bunların hepsi hayatın birer reenkarnasyonu, yeni bir sizden biri.

Alttaki yazımda size zaman kavramının aslında bu yazının ana fikri olacağının bir ipucunu vermiştim ama aslında büründüğüm bir karakterin yazının asıl noktası olacağını hiç düşünmemiştim. İşte bu fikir süzgecimin içinde büründüğüm karakterle, yani yeni benden biri ile zamanı ilginç bir şekilde hayat karelerime montaj yaptım.
Askerlikten önceki hayatımda zamanın akışına her daim düşman oldum, atan her dakikanın, takvimde değişen her tarihin hatta ve hatta doğum gününden nefret eden dünya üzerindeki nadide insanlardan biri olarak zamanla aramın önünde hep bir set bulundurdum. (Biliyorum ki o, seti yıkan yüce tepegöz Kiklop olmaktan vazgeçmedi ve her zaman da yıktı şerefsiz!)

Fakat gel gelelim bir gün onunla sıkı fıkı olacağımı, her gün yapraklarını özenle çevireceğimi, hayatımdan götürdüğü dakikaları büyük bir mutluluk ve olgunlukla karşılayacağımı hatta bunun için onu kutlayabileceğimi; kimi zaman yavaşladığını düşündüğüm anda “Ne duruyorsun, hadi al hayatımdan bir günü daha tembellik yapma” diye azarlayabileceğimi hiç aklıma getirmemiştim. Zaman her geçen dakikasında Kiklop karakterinden çıkıp bir Hercül’e dönmeye ve en yakın dostum olmaya tıpkı bir kurtarıcı moduna girmişti. Tabi insanoğlu biraz yanar dönerdir. Kimi zaman biraz mantığımı zorladığımda önceki hayatımdan Kerem çıkıp “ulan Zaman; bu kahpelik yapılır mı bana? Beni öyle bir hale getirdin ki şimdi sana muhtacım ve yalvarıyorum. “derdim. Hayatımdan çalmasına karşılıksız kalıyor; geçen tarih yapraklarına mı, yoksa ömrümden giden insani bağlıklarımı (aile, sevgili, meslek, sosyal hayat) eksik yaşamama mı ağlıyım diye içten içe gözyaşlarımı damarlarımda gizli, gizli akıtıyordum. Evet, Zamanla aramızda dengesiz bir beraberlik, aşk ve tutku yaşıyorduk ve onun elinin her zaman güçlü olduğunu biliyordum. Beni mutlu etmeyi her attığı günde sağlıyor, koca bir hafta bittiğinde sanki onunla mükemmel bir sevişmenin hazzını bana tattırıyordu.

Şimdi durum nedir diye merak ediyorsanız; şunu söyleyebilirim ki aramızdaki ilişki bitti. Yalnız dua ediyorum ki gene beni kendisine muhtaç bırakmasın……

Filed under having 0 yorum  

Şafak *DOĞAN GÜNEŞ*

7 Temmuz 2008 Pazartesi by Adv-Man

Arkadaşlar BİTTİ............
Fakat bende bittim :) Askerliğim boyunca hayat felsefemde trajikomik ve tezat olduğuna inandığım ilginç bir deneyim yaşadım. Zaman kavramıyla hem birbirimize dost hem de sıkı birer düşman olduk.
İzin verirseniz nizamiye girişinde çıkardığım beynimi tekrar yerine yerleştirip biraz nadasa bırakacağım. Tabi bu zaman diliminde sizinle biraz daha ayrı kalacağız. O yüzden beni mazur görün.
Tekrar Görüşmek Üzere

Filed under having 3 yorum  

Dove'un Doğal Yüzleri

10 Nisan 2008 Perşembe by Adv-Man


















Alt başlığımızda bahsettiğimiz Dove’un gerçekleştirdiği mükemmel pazarlama stratejisinin temel taşı niteliğindeki ilk çalışmaları.

Filed under having 2 yorum  

Darwin’i yanıltan evrim teorisi!

9 Nisan 2008 Çarşamba by Adv-Man




Dünyada oldukça ses getiren fakat toplumların dini inanışlarından dolayı şiddetle red edilen, bilimsel açıdan bakıldığında edinilebilecek güzel bilgilere sahip Charles Darwin’in Evrim Teorisi, sanırım şu durumda yaşadığımız yüzyılın yarattığı sanal evrimin sosyolojik açıdan ne kadar ciddi, müdahaleci ve aynı zamanda gereksiz mükemmeliyetçi bir saçmalığa doğru ilerlediğine kesinlikle fikir yürütemezdi.
İnsanların yaşam deneyim ve tecrübelerinin yanı sıra kıtasal farklılıklar, beslenme, mevsimsel değişimler, coğrafi konumlar, ihtiyaç gereksinimleri, tercih, istek ve arzularla beraber güzelliği keşfetmenin getirdiği psikolojik tatmin ve toplumsal kabulün yaşadığımız yüzyılın insanlar üzerindeki en hızlı evrimsel sürece katkı sağladığını söyleyebiliriz. Sanal dünyanın esiri olan biz insanların temel duygusal ihtiyaçlarını network kablolarından, uçuşan sinyallerden edindiğini düşünerek güzelliği de revizyon etmeye çalışması anlık evrimleşme gibi tuhaf mutant tadında bir korku felsefesine neden oluyor.
Düşünsenize genetik operasyonlar, kök hücre araştırmaları belki de insanların zaman içinde şartlar ve koşullar bakımından edineceği yetileri hali hazırda şak diye hayata geçirebiliyor. Bırrrrrr. Ürkütücü.
Hani bilimkurgu filmlerinde tipik bir replik vardır ya, profesör büyük bir keşif yapar ve “bu formülün kötü emelli insanların eline geçmemesi lazım” der. İşte artık bu noktada her şey insanlık için deyip, iyi olana teselli edip kötü olanın şamarını kaşla göz arasında yiyiveriyoruz.

Neyse fazla konumuzdan sapmadan eksenimize geri dönersek Dove’un gerçek güzellik konusunda tümden gelip tüme vardığı noktada bahsettiğimiz evrimin biraz daha masum ve düşük versiyonunu canlandırarak güzelliğin fiili dış etkilerinin yanı sıra birde sanal olarak revizyona uğrayarak gerçekte olmayan kusursuzluğu eleştirmesi gerçekten mükemmel bir nokta. Çoğu moda ve güzellik markasının maalesef doğal olandan kaçarak sürekli aynı mükemmeliyetçi insan oluşumunu tercih etmesi, tüketicilerin bilinç düzeyinde artık ters tepmeye başlıyor. Özellikle bu noktada durumu tiye alan bir markanın çıkıp idealist bir yaklaşım ile gerçekçi bir duruş sergilemesi tüm polyanaları “Hassiktir” oradan şeklinde kapı dışarı ediyor. Yalnız ayrıca belirtelim, Dove bu kampanyaya “hangisi daha güzel” tadında doğal görünümlü photoshop’suz kadınlara yer vererek başlattı.

Özellikle öğrenci arkadaşlarımız; bu çok önemli bir pazarlama stratejisidir. Düşünsenize şu ana kadar tüm reklam mecralarında yer almış temsili yani bir nevi referans güzelliği esas alınmış çalışmalar bir anda bir güzellik markası tarafından çökertiliyor ve doğal güzellik ile birlikte ürünleri kullanan gerçek hedef kitlenin ta kendisi kullanılıyor. Bu Dove markasının samimiyetini, inancını, amacını ve kendini ifade etmesi açısından büyük bir başarıdır. Ürün “ben seni en kral mankenden daha güzel yapacağım” veya “ben Heidi Klum, güzelliğimi X’e borçluyum” gibisinden anasının, babasının ve taktiri ilahinin boş zamanında yarattığı o burunu o gözlerin doğal güzelliğinin üzerine konmuyor. Zaten ürününü bizzat kullanan hedef kitleye yer vererek onların memnuniyetini dile getiriyor. Ya da arada bir, bu tür provakatif söylemlerle aslında modellerin bir boka benzemediğini hatta o kadar profesyonel makyaja rağmen anca photoshop la toparlanabildiklerini dile getiriyor :)

Filed under having 0 yorum  

Yaratıcı Mecra Uygulamalarının Fikre Etkisi

1 Nisan 2008 Salı by Adv-Man






















Son yıllarda yaratıcı reklam fikirlerinin fikrin ötesinde uygulamada da dikkat çekici boyutlara ulaştığı ortadadır. Yani artık reklamcılık yaratıcı fikir boyutundan çıkıp, uygulama noktasına da kendini geliştirmeye başlamıştır. Nitekim fikirler ve mesajlar averaj bir düzeyde kalsa da uygulandıkları mecralar açısından taşıdıkları farklılıklar onları dikkat çekici bir hale getirebilmektedir. Günümüzde reklam fikirleri tek başına üstlendikleri odak olma prensiplerini yavaş, yavaş kaybederek mecranın çeşitliliğine de ihtiyaç duymaya başlamaktadır.
Anlatımı kuvvetlendiren, marka mesajını okutan, duygu ve hissiyatları birebir tüketiciye nakledebilen uygulama çeşitlilikleri, artık fikrin “sende mi Brütüs” şeklinde güvensiz bir dayanaktan kurtulmasına fırsat yaratmaktadır.

Gördüğünüz çalışmamız yaratıcı mecra uygulamasının tipik ilan fikrine nasıl olumlu bir katkı yaptığını açıkça sergilemektedir. Yalın bir fikrin yanında uygulama çeşitliliğindeki zenginlik markayı ustalıkla rakiplerinden ayrıştırmıştır. Ortaya çıkartılan mecra kullanımı hem bu aşamada markayı zenginleştirmiş hem de fikrin parlak fakat bir o kadar iddiasız üslubuna renk katmıştır. Bütçesi ne olursa olsun brief doğrultusunda gerçekleştirilen her fikrin uygulama noktasında da farklı alternatiflere sahip olması gerekliliğine inanıyorum. Çünkü kimi zaman uygulamadaki zenginlik fikrin revizyon görüp daha etkili bir duruş kazanmasına neden olabiliyor. Tıpkı bu işte olduğu gibi.

Filed under having 2 yorum  

Radyonun İçindeki Küçük Adamlar!

by Adv-Man





Jobsintown’ın yanlış iş seçimleri için gerçekleştirdiği bu açıkhava mecra uygulamalarını görünce çocukluğumun birer düşünce ürünü olan radyonun içindeki küçük adamlar aklıma geldi. Hepimizin küçüklüğünde kurguladığı fantastik hayal dünyasında teknolojik aletlere duyulan hayranlığın yarattığı merak duygusunun ne garip tahminlere yol açtığını hepimiz az çok yaşamışızdır. Hiç unutmam sanırım ilkokuldaydım, Datça’daki yazlığımızda ananem ve rahmetli dedemle yaz tatilinin tadını çıkartıyordum. Tozun toprağın denizin içinde geçen koca 3 ay.
E, o zamanlar uydu anten pahalı bir teknoloji olduğundan TV’ler büyük şehirlerdeki gibi yayın performansı sergileyemezlerdi. Bizde ananemlerin zamanında Almanya’dan aldıkları dijital saatli radyosunu açar TRT’nin akşam hikâyelerini dinlerdik. Balkondaki köşe koltuğa serilir bütün ışıkları kapatır, gökyüzünün enfes ışıltılarının eşliğinde hikayeleri hayal dünyamızda yaşardık. Kendimi fazla kaptırdığımdan mıdır bilinmez anlatıcının sesi bana o kadar yakından gelirdi ki sanki o radyonun içinde bir masa, ve bir kitapla gecemize renk katmaya çalışan bir dostumuz vardı. Her duruma tepki gösterir, yapılan efektlerdeki kırılan camların radyoyu bozacağına inanırdım (Datça’nın karşısında bulunan Simi adasından dolayı enfes yunan şarkıları dinlerdik, eklemeden edemeyeceğim) İşte böyle bir hayal dünyasının içinde küçük adamların işlerinden hep memnun ve mutlu olduklarını düşünürdüm. :)

Çocuk psikolojisi böyle bir şey olsa gerek. Halbuki bu tür aletlerin içini açma gibi bir fırsatçılık yapabilseydik gerçekle yüz yüze gelebilir, her şeyin anlam veremediğimiz tüpçüklerden tırtıklı boardlardan, devrelerden kaynaklandığını görebilirdik :) Tabi bu fırsatçılık gerçeği keşfetme dürtüsünün yarattığı bir atılım, yoksa ben hiçbir zaman küçük adamların bana anlattığı hikayelerin yarattığı fantastik dünyadan vazgeçmeyeceğim.

Neyse çalışmamızda işte böyle fantastik bir dünyadan esinlenilen fakat biraz daha acımasız ve bir o kadar gerçekçi yönünün aktarıldığı bir durumu izah etmekte. Yanlış iş seçimlerinin hayat akışında ne gibi sıkıntılar yarattığını, emek ve koşulların dengesiz birlikteliğini en azından radyodaki keyifli programları yapan küçük adamlardan ziyade daha farklı bir açıdan göstererek abartı sanatını marka mesajıyla uyumlu bir şekilde aktarılması sağlanmış. Abartı noktası konusunda ufak bir açıklama yapmak gerekirse, yaratıcı fikrin marka mesajını empati yoluyla kullanılmasını sağlayan destekleyici bir yöntem olarak kullanıldığını söyleyebiliriz..

Yaratıcı fikrin etkinliğinden ziyade farklı mecraların marka üzerinde yarattığı dikkat çekici çekim gücü, klasik yöntemlere nazaran daha verimli geri dönüşlerle reklamverene istediği etkiyi yaratma fırsatını sunabilir. Çoğu marka bu aşamada pek cesaretli davranamadığından garanti yolu kalıplaşmış yöntemlerde arar. Fakat farklı mecraların hem bütçe hem de etkin reklam amaçlarına ne kadar başarılı hizmetler sunabileceğini kestiremezler. Bu yüzdendir ki ABD’de yılda gerçekleşen 300 milyar dolarlık reklam harcamalarının 112 milyar gibi büyük bir rakamı boşa gitmektedir.

Not: MediaCat yayınlarından “WHAT STICKS “ adlı kitabı alırsanız etkili reklam harcamaları konusunda bilgi edinir geliştirilen yeni yöntemlerin pazarlama ve reklam açısından faydalarını değerlendirebilirsiniz.

Yazarları: Rex Briggs & Greg Stuart

Filed under having 0 yorum