Geçmiş de İlham Verir!

4 Aralık 2008 Perşembe by Adv-Man

Beyin Jimnastiği yapmanın ya da farklı kültürlere dalıp yeni fikirler, anlayışlar, kişilikler, duygular, anılar keşfetmenin klişe olmuş belli kaynaklardan edinilmesinin ne kadar gereksiz olabildiğini, beynin farklı noktalardan yeni bilgiler kapabileceğini ve kimi zaman bir ilham perisi rolünü oynayabilen bir müzenin aslında görselliğiyle akıllarda ne kadar sağlam bir yer edinebileceğini tahmin edebiliyor musunuz?

Görselliğin zihinde kalıcı izler bıraktığı, ortamın yarattığı büyünün edinilen bilgiyi ne kadar kişiye özel bir hale getirdiğini özümseyebiliyor musunuz? En iyisinden, en kalınından Picasso’yu ya da bir Salvador Dali’yi anlatan kitabı hatim edip aklınızda kalan ufak parçalarla yetinmektense orijinalini birebir görüp ufak ama bilgide ağır açıklayıcı notlarla duyularınızın tüm noktalarıyla keşfettiğiniz hayatları HİSSETMEK daha güzel olmaz mı?

Açıkçası ben bu şekli daha çok tercih ederim.
Çünkü zevklidir, hislidir, düşündürür, tuhaf gelir fakat her noktasıyla size özel kritiğin oluşmasını sağlar. Bu, bilgi ediniminin veyahut zihni açıp, ilhamlar toplamanın aslında farklı bir versiyonudur. Birazcıkta tarz meselesidir. Ben düşündüğüm fikirlerin %50’sini dışarıda bana ilham kaynağı olabilecek noktalarda yakalarım. Geri kalan %50’lik dilimse masa başında büzük ile alakalı ilişkiden gelişir ve diğerleri kadar verimli olmaz. En janjanlısı öbür yarım dilimi olur. Bu noktada kimi zaman geçmişe dönmek, geçmişin büyük yaratıcı işlerini keşfetmek sanki size gaz verir, özendirir, kendisinden bir şeyler sunar, zihni açar.
Kafayı çalıştırmada birebirdir yani anlayacağınız.

Yayınladığımız reklamında hem bilgi edinilme hem de tıkanıp kalan beynin yaratıcılık noktasında referans duygular kazanabilmesi aşamasında etkili bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Düşünen adamın sahne başlangıcında ünlü düşünen adam heykeli benzetmesiyle ilerleyip keşiflerde bulunması, farklı açılarla eserlere anlam katmaya çalışması, sanatçıların yaratıcılık noktasındaki duygularını keşfetmeye yönelik çabası kendi zihninde yukarıda bahsettiğim o fikir senkronizasyonundaki ampulü yakabilmesi başarılı olmuş. Reklamın hayat içinde bu tarz bir realistliği barındırdığını düşünüyorum.

Diğer bir noktada müzenin aslında en büyük hedef kitlelerinden olan çocukların bilgi edinme ve kültürel gelişim noktasında işlenmesi ve ilginçtir ki onunla beraber ebeveyninde buradan edinimler kazanması oldukça hoş olmuş. Çalışmada iki bireyinde öğrenime açık olması, “büyüktür, bilir” algısının belki de sürekli babasına soru soran çocuğun yetersiz cevaplar ile karşılaşmasında beraber keşfedilecek çok şey var fikrinin canlandırılmasına kapı aralaması yaratıcı olmuş. Dikkatinizi çektiyse babanın etkilendiği ve öğrendiği her şey çocuk tarafından taklit edilirmişçesine canlandırılarak iki tarafından mutlak kazanımların gösterilebiliyor. Animasyon noktasında basit ama sıcak bir çizginin olduğunu görebiliriz. Yani illa 3D veya yüksek bütçeli prodüksiyona gerek duymadan yalın bir üsluplu anlatımın güçlü etkisi bence sonuç verir nitelikte olmuş. İkincil hedef kitle üzerinde dikkat çekici olabilmesi bakımından da doğru bir animasyon kullanan reklam, bize de anlatmak istediği felsefe açısında oldukça samimi duruyor.

Açıkçası kalıplaşmış, sıkıcı, otoriter bir tanıtımın yansıttığı ağırlığı görmemek, hiç gitmeyenler veya tekrardan ziyaret edecekler için müzenin eğlenceli, zevkli ve yaratıcı bir deneyime kapı açan bir değişim noktası olarak yansıtılması öpülesi bir reklam başarısı olarak yerini almıştır.

Filed under having 0 yorum  

Ani Şoklara Zeytinyağı!

3 Aralık 2008 Çarşamba by Adv-Man

Hayatın içerisinde size ayrılmış senaryoların kimi zaman bir gerilim kimi zaman korku filminden çıkarmışçasına hazırladığı sürprizleri bazen ruhumuzu dondurur, bazen de şok dalgasında geçen mantık tutarsızlığına neden olur. Böyle durumlarda kalbin gürültüsü patırtısı eksik olmaz, huzursuzluğumuza yeni nedenler katarak bayık bir sürece imza atar. Aslında gerçekten bu tür durumlarda sağlam bir kalp ve sinir sistemi süreçlerin kurtuluş aşamasında oldukça önemli rol oynayabilir. Evet, çalışmada biraz mübağla söz konusu ama dokunduğu kalp sağlığı noktasında hayat içinden derlediği fikri bence alışılmışın dışında eğlenceli bir illüstrasyonla yaşatması hoş olmuş.

Fikrin hiç değinilmemiş “ani şok” gibi özünde kalbin en hızlı tepki gösterdiği durumu referans alarak sağlıksız güçsüz bir kalbin bu tarz şoklardan bile etkilenebileceğini özümsemesi, marka vaadinin doğal akışında ortaya çıkmasını sağlamakta. Açıkçası ürünün faydası bakımından dikkat çekici doğru bir reklam çalışması olduğuna inanıyorum. Çünkü zeytinyağını diğer nebati katı yağlarla karşılaştırdığımızda kalp ve damar sorunlarına etken bir ürün olmadığını üstüne üstlük bu organların sağlığı açısından gerçekten bir şifa kaynağı olduğunu görebiliriz. Eski Yunan’da bile Athene’nin Poseidon ile yaptığı müsabakada halka kazandırdığı zeytin ağaçlarının önemi şehrin isminin Atina olmasına ve toplumun Athene’ye tapınak yapması noktasına kadar ilerlemiştir. Bu arada efsaneyi okuduysanız Athene’nin çok etkili bir pazarlama diliyle Poseidon’un yarattığı göl görünümlü denizine karşı zeytini sunması çok ilginçtir. “Tadında lezzet, yağında şifa, suyunda güzellik kaynağı olan bu ağacı sizlere sunuyorum”

Çalışmanın tasarım aşamasında renkli bir illüstrasyonu tercih etmesi, örneklerinden farklı olarak davranmasına ve marka mesajını okutan dikkat çekiciliğine fırsat yaratmakta. Genelde bu kategorideki ürünlerin reklamlarına baktığımızda tipik kalıplar içerisine tıkıştırılmış klişe mesajlar dahilinde ertesi gün kalpten nalları dikecek aile babalarının çocuklarıyla geçirdiği son eğlenceli bir günün özeti şeklinde işlenen bakışları ve senaryolarını gördüğümüzden, örnekte göstermiş olduğumuz reklamı farklı bulmaktayım. Bu bakımdan ilan çalışması varsa ki TV reklamıyla gerçekten uyumlu bir pazarlama etkisi yaratarak başarısını geliştirebilir.

Filed under having 0 yorum  

Upssss!

28 Kasım 2008 Cuma by Adv-Man



Her erkeğin rüyasını süsleyen; çekici, seksi, güzelliğiyle tüm bakışları kendine çeken, kusursuz, tamamen orijinal, en ufak detaylarında bile eksiksiz, içi, dışı bir, fantezilerinde yaşattığı SPOR OTOMOBİL modeli mutlaka vardır. :) Tamamen el işçiliğiyle, aşkla, tutkuyla yaratılan bu otomobiller her zaman kullandığımız “Allah boş zamanında yaratmış” deyimlerine farklı bir bakış açısı yaratarak bu mucizevî yaratım sürecindeki başarıyı insanların eline vermektedir :)

Görüyorsunuz reklamdaki ablamız bile kusursuz mekanik karşısında ağırlığıyla az çekiyor ve doğal akışında kareden silinmeye mahkûm oluyor. Tabi bunlar işin espri boyutundaki başarısı. Birde çalışmanın ikincil etkisi daha vardır ki her zaman savunduğum; markanın ve fikrin uygunluğuna göre ek sayfa çözümlemesi ile fikre dinamiklik getirmesi.

Örnekte görmüş olduğumuz çalışmanın sayfa fazlasıyla temsil etmeye çalıştığı marka mesajı, fikrin ana beslenme kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır. Ürünün otomobil üstünde yarattığı parlaklık ve görüntü derinliği tek sayfada aynı fikir doğrultusunda izah edilseydi, büyük boy enfes bir vişneli çikolatalı pastayı gördüğünüz an itibariyle sizi tatmin etmesi gibi olurdu. Yani tam anlamıyla hızlı tatmin”. Daha tadına varmadan doyma sendromu. Aynı şekilde gerçekleştirilen çalışmanın bu hassasiyette olduğuna, yaratıcı anlamda fikrin ana yapısının zaten bu temellere dayandırıldığını düşünüyorum.

Açıkçası üstüne bu kadar lakırdı yapılması konusunda süper bir başarıya sahip olmayan bir iş olsa da, yaratıcı fikrin temsili açısından mecra oynamalarında bulunmanın oldukça yumuşak bir marka mesajının etkili bir şekilde sunumunu gerçekleştirdiğine örnek gösterebiliriz.

Filed under having 0 yorum  

Deveye Hendek Atlatma!

27 Kasım 2008 Perşembe by Adv-Man

Geçtim annemi, babamın bilgisayarla ilk haşır neşir olduğu zamanlar bile oldukça zorluydu. E, ne yapsınlar kolay değil. Nesil dediğiniz şey sadece genetik farklılıkları taşımıyor ki. Onların yaşadıklarına biz imreniyoruz, bizim yaşadıklarımıza onlar imreniyor. Teknoloji bile bir neslin temsilinde büyük ses getiren değişimlere imza atabiliyor. Düşünsenize babalarımızın zamanında Aya ayak basıldı ama bizim hatırımıza hala bunu tekrardan gerçekleştiren yok. Lütfen yanlış anlaşılmasın ben herhangi bir keşfi küçümsemiyorum; şu an en basitinden kaç milyon ışık yolu uzaklıktaki gezegenlere uydu yollamak bile aşmış bir teknolojiyi temsil ederken, böyle pop olmuş bir duruma şahit olamamanın verdiği bir eziklik beni benden alıyor o kadar. J Aslında bu birazda ülke stratejileri ve insan ihtiyaçları çerçevesinde şekillenen bir süreç. Kennedy zamanında tavan yapan astronomi ve uzay teknolojisi kendini Ay’da yürüyüş (hala şaibeli bulanlar var) ile tamamlayarak farklı kulvarlara doğru yelken açmıştı.

Bunun gibi bir takım keşifler ve teknolojik gelişmeler hep bir neslin sahip olduğu özellikler olarak tarihe geçer.

E, bizim nesle geldiğimizde Ay ile rekabet edebilecek en popüler keşifler arasına girebilecek bilgisayar teknolojisi, gösterdiği üstün performansıyla hasta bir şekilde bir büyümeye imza atmıştır. En basitinden 12 sene öncesine kadar yazın yelpaze görevini yapan IBM disketlerinden oynadığımız boktan araba yarışlarının yerini şimdi ekran kartı yetiştiremediğimiz ayrıntı ve gerçekçiliklerle dolu oyunlar aldı. İnternet deseniz bilgisayar dünyasının kare ası. Türkiye’deki ilk zamanlarında bırakın bir resmin, sitenin ana sayfasının açılması bile bir olaydı.
O yüzden bu işten en karlı çıkanlar olarak bilgisayar teknolojisini gençliğimizin bol zaman ve taze sinirleriyle Ekmek Parasına Kapılmış babalarımızın yerlerine takibi bizzat üstlenerek yetilerimize yeti katmışızdır.

Aslında bu kadar lakırdıyı Vodafone’un “10 temel adımda bilgisayarı öğrenme” konseptine ters düşecek oldukça zorlu bir eğitim girişimine adarken ister istemez neden merak ettiğini anlamadığım bir kızcağızın ofsayt kuralını öğrenmeye diretmesini unutmuşum. Bu demek oluyor ki aslında bu kızın ısrarcılığı ve konunun genel görünüşü benim tarafımdan pek hazmedilmemiş. Yani klişe bulunmuş. Bence kadın erkek ilişkilerindeki en boktan espriler genelde bu başlık etrafında döner. Tam bir Amerikan espri anlayışı. Hani onların sürekli kaynanaya takma durumu var ya, bizde ve Avrupa coğrafyasında da ofsaytı kadınlara anlatma durumu var. Konu o kadar bayık ve yorulmuştur ki en kral komedyen bile bu konuda espri yaparken oldukça zorlanabilir. Açıkçası reklamı izlerken boğuluyorum, bunalıyorum sonunu tamamlayamıyorum. Karşı cinse erkeklerin dünyasından gelen bir şeyi öğretilme durumu gerçekten psikolojide araştırılması gereken bir konudur. Kimse yanlış anlamasın, ben burada bayanlar futbol izlemesin, öğrenmesin, takip etmesin demiyorum, bırakın onu son zamanlardaki bayanların bu spora olan ilgisi erkeklerin bizzat işine bile gelmektedir ama ruhunda olmayan bu işe karşı algılarında doğal bir yeteneğe sahip olmayan birine kuralları izah etmek gerçekten insan haklarına aykırı bir şeydir. Bir nevi işkencedir. Bu aşamada reklamın espri noktasında gerçekten demode kaldığını söyleyebiliriz. Ama gel gelelim konunun zorluğuna hizmet vaadinin yerleştirilmesi olayı toparlamayı başarmış. İzahı bol fakat sorulduğu yer bakımından abes olan konunun anlatımı, fiyatlandırıldığı tarifeler sayesinde konuşma dakikalarının bir sıkıntı durumundan çıkarılıp rahatlıkla cebelleşebilme imkanını yaratması fikren pazarlama görevini yapabilmekte.

Fakat takıldığım nokta bu esprinin bayat olması.
Bakın diğer versiyonu ve yukarıdaki uzun girizgahıma sebep olan arayı kapamaya çalışan anne tiplemesini. En azından olur olmadık her espriye maruz kalmamış yorgun olmayan bir konu. Farklı. Sıkıcı veya sıkıntılı bir durumu değil, komik, izlenesi, nesil farklılığını teknoloji ile bütünleştirmiş eğlenceli bir reklam. Annenin öğrenme çabaları, teknolojinin Türkçe kullanımda ilginç durması ve neslin bu dile yabancı olması çok dikkat çekici olmuş. Diğer versiyonla karşılaştırdığımda marka vaadini daha etkili sunuyor. Kitle olarak daha geniş bir alana hitap edebiliyor ve kampanyanın sınırlı bir çizgide durmasına mani oluyor.

Son olarak bir şey daha eklersek; Vodafone’un anne, baba gibi nesil çeşitliliğini özellikle kullandığını düşünüyorum. Bundan önceki kampanya reklamlarında anne ve babaya yapılan itiraflar bir o kadar ilginç ve espriliydi. En büyük rakibi Turkcell daha sert bir genç duruşu benimserken (bizi kimse anlamıyor) Vodafone’un ilişki içerisindeki nesiller arası iletişimi bana daha sıcak geliyor.

Not: Blogspot hırs yaptığı için ofsayt reklamını yayınlayamıyorum. Yüklememeye diretmediği bir zaman onu da ekürisinin yanına yerleştireceğim.

Filed under having 1 yorum  

Cem Yılmaz Furyası!

25 Kasım 2008 Salı by Adv-Man

Adam resmen kapış, kapış.
Kimse paylaşamıyor; paylaşmak zorunda kalanlarsa bunu şirket ortalıklarından dolayı zorunlu durumlarda kullanıyor. Bir nevi acil çıkış, camı kırılıp butonuna basılacak imdat düğmesi. Açıkçası son dönemdeki yoğunluktan dolayı, durumu evinizi tamire gelecek işçilerin diğer müşterisini kaybetmemek için sürekli yarım bıraktığı banyo fayanslarına, ya da nakliyat işlerinde “kamyon nerede kardeşim mal yükleyeceğiz”, tepkisine “abi geliyor 1 saate orda” deyip kamyonun daha İzmir’deki müşterisine hizmet edip seni elinden kaçırmamak için yaptığı Türk tarzı iş ahlakına veya tecrübelerine benzetiyorum.

Aman abi müşteri kaçmasın hepsine bir rol keseriz ;)
Tabi aslında olayın iç dinamiğinin Cem Yılmaz’ın dışında, markanın pazarlama reklam bölümünde döndüğü bir gerçek. Yoksa sayın Cem beyin bu kadar marka manyağı olmak isteyebileceğini zannetmiyorum. Kendisi son 2 ayda otomatiğe bağlamış bir şekilde sabit hatlı TT tarifelerini övüp cep telefonunu kâfirlerin icadı cehennemlik bir ürünmüş göstermekten yıldırılmamış, bu seferde hiç bunları söylememiş gibi davranılması beklenip Avea reklamlarının bir kuplesinde oyuncalık yaptırılması uygun görülmüş.

Yahu bu abimiz hangi markanın sözcüsü, hangi markanın reklam yıldızı, hangi markanın sabit yavuklusudur. Durum, biri mühendis diğeri doktor olmak üzere kendini koca bakımından garantiye almış mahallenin güzel, göster ama elletme dedirten kızına döndü.

Felaket bir marka, kampanya ve promosyon karışması var. Diyeceksiniz ki TT reklamlarındaki Cem ile Avea’daki Cem çok farklı karakterler. Hayır, canım külliyen yalan; birinde yönetmen Cem olmasının ne gibi bir fark yaratma özelliği olabilir ki. Sabit hat tarifelerini öven teşvik eden Cem, birden numara taşıma hareketine ortak olup en ucuz tarifelerin Avea’da olduğunu üstüne Arog filminin posterlerinin Avea’dan indirebilineceğini sunan promosyonla müşteri çekmeye çalışabiliyor.

Açıkçası değerli abimiz Cem Yılmaz’ı bu şekilde kullananlar aslında markalarına hiçbir katma değer katamamaktadır. Özellikle TV reklamlarına olan ilk temas ve zaplanma oranlarının eksi saniyeler ve rakamlarda seyrettiğini söylersek markanın hedef kitle algılarında ne kadar sağlıklı bir şekilde yer edindiği şüphe etmez bir gerçeklik kazanır. Kaldı ki karşımızda Cem Yılmaz var. Burada ürün faydasından ziyade ilk nasıl bir espri ile karşı karşıya kalacağımız merak konusu olur. Bakınız bu ayrıca tartışılması gereken konudur. Çünkü insanlar Cem Yılmaz’ı reklamlarda gördüğünde hangi markadan bahsettiğine, ne anlatacağına takılmazlar. İlk başta algılarda yapacağı komiklik ve espriler yer alır. O yüzden sağlam bir bağdaştırma yapılmadığı sürece Cem’in hangi ürünü veya hizmeti tarif ettiği değil, nasıl espri yapıp güldürdüğü ön planda olacaktır. Bu durumda alınan gülme coşmalarının dışındaki marka mesajları akılda kalıcılık açısından beyinde boylu boyunca kendine yer edinemez. Böylelikle de sürekli bir Cem hangi reklamda muallâklığı yaşanır. E, yukarıda bahsettiğimiz zap oranları ve diğer değerlere baktığımızda Cem’in bir TT’ da veya Avea’da yer aldığına tam emin olamayız.

Şöyle ki birileri “ya TT’ da Arog filminin cep telefonu afişleri varmış, kaçtı numarası” dese şaşırmayın. (belki siz bile bu lafımın üstüne otomatikman Avea promosyonunu TT zannettiniz) İşte tehlike burada. Cem, iletişim sektörünün iki farklı kategorisinin, iki farklı fakat maddi ortaklığı olan markasının yüzü olmuştur. Fakat biz onu cep telefonu hatlarına söverken ki esprili halini hatırlıyoruz !!!!!!

Açıkçası ben bunun bir Cem Yılmaz tercihi olduğunu düşünmüyorum. Bu iş tamamen iki markanın ortak olmasından kaynaklanan dayanışma gibi duruyor. Avea, TT’a “kanki marka yüzünü versene bir reklamda biz takılalım” demiş ki TT’dakiler ortak olmalarının verdiği gazla olumlu cevap verip Ferrari’yi bir turluğuna vermişler. E, sonra ne olmuş Ferrari pert! Marka yüzlerini, aslında birbirine ne kadar ortak olurlarsa olsunlar doğası gereği rakip olmaları gereken diğer kurumlarına vermişler. Hayır, madem birbirinizi sürekli kötülüyorsunuz bırakın öyle kalın. Çünkü bu durumdan daha fazla karla çıkacağınız gün ve gün ortada.

Ben bile reklamlara maruz kaldığım ilk günlerde hangi reklamın, hangi promosyona ait olduğunu karıştırabiliyordum, kaldı ki Arap saçının içinden çıkmaya çalışırken yanar döner bir Cem Yılmaz’ın söyleyeceği söz ne kadar samimi ve güven teşkil eder onu da siz düşünün !!!!!

Filed under having 0 yorum  

Havale Değil, Panik Atak Geçirtiyor!

19 Kasım 2008 Çarşamba by Adv-Man

Arkadaş Piaggio’nun üstüne kurulmuş pişkin, pişkin nakite sıkıştığını söylüyor. Anlamadım ama Piaggio’nun nakite sıkışmakla bir bağlantısı var mı ya da ortam çocuğuyum dolaysıyla para da çabuk bitiyor gibi bir üslup, hadi bir çıta daha yükseltelim çocuk İtalya’da mı hani Vespa durumu falan olur, olur. E, akabinde babaya havaleden ziyade ya panik atak geliyor, ya da saniyesinde kalpten gitmeye hazır ufukta bir ışık huzmesi beliriyor. Bu arada neden havale ihtimalini göz ardı ediyoruz onu da söyleyelim; amcamız iki dakika da ateşlenip yataklara düşmedi de ondan. Muhtemelen yazar arkadaşlarımız “havale” ile anlamlı olsun diye zavallı adamcağıza havale geçirtmişler, aslında bal gibi panik atak!

Neyse, bu kadar dramatizeden sonra Şekerbank’ın geç kalınmış ama üslubunda bankacılık sektörüne yeni kazandırılan bir sistemmiş gibi bahsettiği, zaman itibariyle eski moda sayılacak online bankacılık işlemlerini ballandırarak anlatması ve bunu Vodafone vari bir prodüksiyonla hayata geçirmesi bizde de şok üstüne şok yaşattı.
Benim anlamadığım şey senaryodan, prodüksiyon aşamasına kadar ki tüm süreçte bir Allahın kulu çıkıp da “ya acaba biraz Vodafone gibi mi kokuyor” demedi mi acep? Diyeceksiniz ki repliklerde zaten “Havale” lafı geçiyor, ama bende diyeceğim ki, yetmez. Çünkü bu tarz çalışmayı ilk gerçekleştiren Vodafone du ve senaryoları açısından da oldukça ses getirmişti. Hatta bir ara “baba ben dansöz olacağım” esprisi köşe yazarları tarafından bile tartışıldı.

E,şimdi izleyiciler içerisinde bu kadar kabul görmüş ve herkesin algısında yer edinmiş bir prodüksiyon şeklinin üstüne başka bir marka dolaylı yoldan yerleşince maya tutmuyor. Repliklerin bağımsız konuları işlemesi, “havale” durumunu izah edebilmek için telefon açılması maalesef olayı pek kurtaramıyor. Senaryo dışında en azından prodüksiyon noktasında farklı bir yol izlense belki bu kadar konuşacak şey bulamazdık. Tamam, biri dansöz, diğeri Afrika’ya gitmek istiyor ama bahsettikleri şeyler “sıkıştım havale yolla” tepkisinin dramatize edilişiyle aynı havayı estiriyor ve maalesef telefon ile yapılan görüşme benzerlikleri işi zora sokuyor.

Bilmiyorum yaşadığımız şu global krizde reklam sektörü olarak hala elde avuçta reklam yapmaya çalışan markalar duruyorken bu durumu iyi değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.

Filed under having 0 yorum  

Aç, Kapa; Aç, Kapa!

18 Kasım 2008 Salı by Adv-Man

Yalan Rüzgârı’nın entrika dolu çıkar ilişkileri, Cesur ve Güzel’in kimin eli kimin cebinde aşkları, Hayat Ağacı’nın ise Polis Şefi Karl Mestırs ile yaşadığı çılgınca maceralarının arasında hala aklıma gelen efsanevi, hatta kült olmuş birbirinden ilginç çalışmaların içinde bir tanesi var ki, sloganıyla markayı büyük bir popülerliğe sürükleyen Türk Reklam dünyasının en etkili çalışmalarından birisi olduğunu söyleyebiliriz.
Siz daha video’nun yüklendiği anda reklamın hangi markaya ait olduğunu başlıktan hemen anladınız bile.
İşte bu yüzdendir ki gerçekleştirilen kampanya, tüketicilerin kafasında yer edinmiş hatta abartılmayacak şekilde kazınmış sloganıyla hala bağlı olduğu sektörde ilk akla gelen marka olabilme özelliğini koruyabilmekte.

Aç,Kapa; Aç, Kapa Artema sloganıyla pazarlama hedeflerini reklam stratejisine bu kadar başarıyla indirgeyebilen, hedef kitlenin dışında bizim çocukluk yıllarımızda bile arkadaşlar arasında tekerleme olma potansiyeliyle sürekli anılan marka olmasıyla reklamın tüm gereklerini yerine getirebilen çalışma, kullandığı endorser’daki (referans yüz) kaliteli seçimiyle algılarda unutulmaz bir yer edindi.

Şener Şen’in enfes mimikleri, reklamın başlangıcındaki “herkes takıyor dediler, bare bende takıyım dedim” repliğiyle, izleyiciyi ekrana kitliyebiliyor. Acaba “takmak” derken gözlerinin döndüğü yerlerden mi bahsediyor derken karşımıza son derece rüküş, seksi ve o zamana göre inanılmaz farklı tasarıma sahip kırmızı bir armatür çıkması şaşkınlığa yeni bir boyut kazandırıyor.

Yalnız armatür deyip geçmeyelim. O zamanlar bu tarz ürünler yüksek gelir düzeyi olan tüketicileri hedefliyordu. Tabi bunda dönemin şartları, üretim maliyetleri gibi etkenler büyük rol oynarken, her ne kadar evimizde olmasa da markayla inanılmaz bir duygusal bağ kurulmasına neden oluyordu. Aynı zamanda Artema’nın Türkiye’nin ilk kişisel tasarım zevkini ortaya çıkaran ve bunu banyo ile mutfakta başlatabilen cesur bir marka olduğunu da söyleyebiliriz. Düşünsenize, duvardan entegre ya da vananın biraz daha düzgünü dökme demirden yapılan musluklardan sonra bu tarz bir tasarıma sahip armatürlere geçmek, yani mevcut mimari algıyı ortadan kaldırabilmek gerçekten başarıdır. Ayrıca Artema ile banyo tasarımları değişmeye başlamış, Hilton tabir edilen lavabo tarzına geçiş yapılmıştır. İşte, markanın mevcut algıları, alışkanlıkları değiştirmesi böyle bir şey olsa gerek.

Reklam içerisinde Şener Şen’in bir musluk fetişisti gibi canlandırılması komik olmuş. Düşünsenize, kullanım kolaylığının yarattığı alışkanlık bir tik halini almaya başlıyor. Bu yüzden markanın tasarım dışındaki diğer vaadi de eğlenceli bir şekilde aktarılabiliyor.
Açıkçası yaratıcı bir slogan üzerinden ilerleyen başarılı bir reklam olduğunu, Yalan Rüzgârı’nın en can alıcı noktasında çıkarak “aaaa” ve ardından gelen küfürlere maruz bırakmayacak, hatta Şener Şen’i gördüğümüze sevindirebilecek bir reklam olduğuna söyleyebiliriz.

Filed under having 0 yorum  

Klişe Slogan, Çarpıcı Tasarım.

16 Kasım 2008 Pazar by Adv-Man





Şu markaların kendilerini konumlandırırken benzersiz ifadelerini takınmaları, yani insan hayatının kalıplaşmış bir takım sosyal alışkanlıklarına seçenek bırakmayan bir üslupta sahiplenmeleri, bana biraz gülünç, biraz da özgür alanlarımın sınırlarına tecavüz olarak gelir.
O marka olmayınca, sanki aktivite gerçekleşmez, eksik kalır, sekteye uğrar. Biz ki bu ülkeye ithalatın yasak olduğu zamanlar Tekel Birayla, Aslan Sütü Rakıyla, eğlencenin dibine vurmuş neslin çocuklarıyız.
Kaldı ki slogan, alkollü içeceklerin dışında, cipsti, çerezdi, enerji içeceğiydi minimum kişisel ve kitlesel eğlence sektörünün tüm markalarına hizmet etmiştir.
Yani çok klişedir.
Şimdi, ilanın tasarımı ve markanın sahip olduğu lüks algısına baktığımızda kullandığı sloganın biraz basit kaçtığını düşünüyorum. En azından “No x, No Party” gibi uyduruk ikinci kalite bir enerji içeceğinin kullanacağı bir ifadeyi sahiplenmesi bana mantıklı gelmedi.
Her ne kadar slogan aşamasında kaybedilen bir repütasyon olsa da çalışmanın tasarımı ve ayrıca kullanılan fotoğrafın dili marka konumlandırmasındaki hak ettiği o lüks, bohem algısını tekrardan toparlayabiliyor. Aslında şu aşamada ilan tamamen bir tasarım işi olarak duruyor. Görsel zenginliği, FİKİR Yoksunluğunu çok iyi kapatarak ilana çok hoş bir hava katıyor. Bazen sağlam bir tasarımın dikkat çekme noktasında; slogan, başlık veyahut anlatmak istediği fikrin ötesinde bir şeyler verebildiğine inanıyorum. Fikir bazında Efes Pilsen’in “Bira bu kapağın altında” nın, lezzet den ziyade daha çok teatral bir gece Martini ile başlar formatıyla canlandırılması, tasarımın gerçekten güçlü bir yapıya sahip olmasıyla etkili bir hale gelmiştir.
Aynı mesaja sahip diğer rakiplerin çalışmalarında, ortam çocuğu ve onu kesen hatun ya da zengin bir ahalinin eğlencesindeki mutlu ve birbirine yavşayan karşı cinsleri görmenin dışında daha farklı birebir ürün üzerinden ilerleyen bir uygulama görmek bence bu ilanı yeterince cezbedici kılıyor.


Filed under having 0 yorum  

NIVEA’lı Duş İçin Son 100 Metre

14 Kasım 2008 Cuma by Adv-Man


Bir toplantı sonrası arkadaşlarla çıktığımız Taksim’de “kakara, kikiri” yaparken beyaz bir kulübenin önünde küçümsenmeyecek uzunlukta bir sıra gördük. Maaş kuyruğu deseniz banka yok, beleş şeyler mi dağıtıyorlar deseniz, izdiham yok. Bu medeni duruşun sebebi nedir diye merak edip sıradan birisine ilişince, mevzunun Avrasya Koşusuna katılım olduğunu öğrendik.
Arkadaşlarla pis,pis bakışarak köprüden yürüyerek geçmenin farklı bir fantezi olacağını bir Pazar gününe renk katabileceğini düşündük. Tabi biz de medeniyete uyup sıramızın sonuna geçtik. Hâlbuki hem böyle bir şeye gerek yokmuş, hem de bir göğüs numarası için bu kadar beklemeye değmezmiş.
Neyse, göğüs numarasını yapıştırıp, İstanbul ahalisiyle yürüyerek Anadolu yakasından, Avrupa’ya geçmek farklı oldu. E, tabi bu tür organizasyonların tarzı ülkeden ülkeye fark ediyor. Kimisi olayı ciddiye alıp haldır, haldır temaya uyarak koşturuyor, kimisi ise sigara tüttüre, tüttüre; simitçi, kağıt helvacı, gazozcu esnafıyla “Maraton” teriminin sözlük anlamına aykırı bir şekilde manzaranın ve gırgırın tadını çıkarıyor.
Biz harbiden farklı bir milletiz :)

İşte, böyle katılım yoğunluğu ve hedef kitle zenginliği olan bir organizasyona fırsat bu fırsat diyerek atlayan NIVEA, ürünü ve cereyan eden durumu mükemmel bir şekilde harmanlayarak oldukça başarılı bir gerilla çalışmasına imza atmış.
Organizasyon temasının gerçekleştirilen çalışma ile bütünleştirilmesi, reklama inanılmaz bir dikkat çekicilik kazandırmış. Algıda yarattığı esprisiyle hem insanı gülümsetebiliyor, hem de “Maraton” tanımına şahane bir uyum sağlıyor. Toplamda koşan bayanların sayısından ziyade, maratonu izlemeye gelen insanlarında hedeflendiği çalışmada, mesajın iletilmediği, yeni ürünün tanıtılmadığı nokta kalmamış.

Filed under having 0 yorum  

Bağımsız!

13 Kasım 2008 Perşembe by Adv-Man



Kimi zaman, markaların sektörlerinden ve buna bağlı çalışma yöntemlerinden bağımsız hareket etmelerini cesaret verici bulurum. Çünkü markanın işini sahiplendiğini, geliştirmeye yönelik adımlar atabildiğini, mevcut müşterisini memnun edebildiğini, yenilerine ise değer verebilecekleri ürün veya hizmeti sunabileceklerini; şirket içinde ise yaratıcı çözümlemelere açık, iyi fikirlerin x bir kuruma bağlı kalmadan çok ucuza halledebilme yetisinin kazanılmasına büyük bir gösterge olduğunu düşünürüm.
Yanlış anlaşılmasın “Snob” bir duruşu kastetmiyorum. Sadece kendi yaratıcılığını keşfetmeye ve bunu uygulanabilirlik noktasında hayata geçirip sonuç almaya en yakın işletme tarzından bahsediyorum.

İşte, yayınladığımız bu çalışma anlatmak istediğim sisteme örnek olabilecek etkili işlerden biri.

Farz edelim ki
Bağdat Caddesinde ki Nine West mağazası yeni sezon ayakkabılarının tanıtımını yapmak için vitrinlerinden bir tanesini örnekteki gibi tasarlıyor ve üzerine “Ayakkabılarımızın etkileyici olduğunu bizde biliyoruz. Fakat bir dahaki sefere lütfen kapıyı kullanın” yazıyor.
Düşünsenize sonrasındaki hengameyi :)

Açıkçası çalışma, hedef kitlesiyle birebir ilişki kurabilen, imajını kullanarak merak algısı yaratabilen, hedef kitleyi mağazaya çekebilen, sezonluk ürünlerini tanıtabilen, akıllarda olmasa bile satışa teşvik edebilen yaratıcılığıyla, markaya gerekli dikkati çekebiliyor. Uyarlanabilme kolaylığıyla, indirim ve fırsat günlerinde hedef kitleyi harekete geçirebilecek görsel çekiciliği yanına kâr kalıyor :)


Markaların bünyelerindeki pazarlama departmanlarının (vitrin Tasarımı) hedef kitlenin dikkatini çekip mağazaya yönlendirme gibi satış oranlarını pozitif yönde etkileyecek çalışmalarının, perakendecilik sektöründe büyük bir önem arz ettiğine inanıyorum. Nasıl bir ürünün paket tasarımında kullanılan renkleri, şekilleri, farklı tipografik çalışmaları satın alımı teşvik edebiliyorsa, mağazacılık yapan her marka içinde vitrin tasarımı aynı önemi taşımaktadır.
Geçmiş yıllarda Apple’ın Bağdat Caddesindeki mağazasında sergilenen i-Pod Hi-Fi modeline gerçekleştirdiği vitrin çalışması, ürünün imajı açısından çok etkili olup, hedef kitle üzerinde “edinme, sahip olma” dürtülerini tetikleyerek mağazaya yönlendirme görevini başarıyla gerçekleştirmiştir.

Pazarlama stratejisi açısından baktığımızda tıpkı yukarıdaki gibi yeni bir ürünün tanıtımına dikkat çekici bir boyut kazandırılması, yaratılan merak ile insanların mağazaya yönlendirilmesi ve ürünle birebir deneyim yaşanması mutlu son, yani satış aşamasına geçişi kolaylaştırmıştır. Hele bir de markanın, ürün veya hizmeti için herhangi bir lansman çalışmasında bulunması, tek seslilik ve markanın kurumsal iletişimindeki bütünlüğü açısından mükemmel bir pazarlama stratejisine olanak sağlamaktadır.

Bence, markasını tanıyan bilen ve seven bir pazarlama departmanı, hedef kitleye ulaşılması noktasında, ek danışmalık bütçelerine gerek duymadan yapacağı yaratıcı çalışmalarla gerekli satış etkisini kendi elleriyle inşa edebilir.

Filed under having 0 yorum